Çarşamba, Temmuz 06, 2011

Tabana kuvvet.

Güya yüzyıl önce yazacaktım sınav günü arkadaşımla yaptığımız geziyi... Üşengeçlik işte, başka bir şey değil.
Dikkat: Bol fotoğraflı gönderi. :D Fotoğrafları daha büyük görmek için üzerlerine tıklayın.

Sayısal olarak son sınavımıza girmiştik 26 haziran 2011 pazar günü. LYS - Fen Bilimleri.
Sınavdan çıkışta, sınav nasıl geçmiş olursa olsun, hangi ruh halinde olacağımız belliydi. "Oh be! BİTTİ!" :D
Biz de sınav gününe planımızı yaptık. Elimizde fotoğraf makineleriyle vurduk kendimizi yollara :D. Rotamız tam olarak belli değildi, sadece aklımıza estiği gibi gezmek istedik. Arkadaşımın "sora sora Bağdat..." sloganıyla çıktık yola. İlk durak Pierre Loti.
Allah'tan metrobüste okuldan bir arkadaşım ve annesiyle karşılaştık ve ana hatlarıyla öğrenmiş olduk nasıl gideceğimizi. Metrobüsün Ayvansaray durağı başlangıç oldu.

Durağın yanında bi kaç çocuk uçurtma uçuruyordu. Arkadaşım da onlarla uçurmayı denedi. Ama maalesef bu görüntü onun denemelerinden değil... Rüzgar yüzünden tabi ki de canım.

Neyse işte, Ayvansaray'dan sora sora yönümüzü çevirdik Eyüp Camii'ne. Arada bi de feshaneye uğradık kıyısından. Küçükken lunaparktan çok feshaneye gittiğimi hatırlıyorum. Eğlenirdik üç kardeş, 3-5 oyuncaklık jeton kotamızla :). (oyuncakların fotoğrafını çekmedim, sadece manzara var elimde)


Eyüp Camii'ye gittik, kuşsuz olmaz :D.

Pazar günü teleferik kuyruğundan kaçınnnn! Zaten kuyruk uzunsa anlayın ki yukarı çıktığınızda da güzel manzaralı masa olmayacak. Ve bir limonataya 4 lira vereceksiniz (bardak büyük değil ve limonata da naneli değil.)

Yine de güzel manzara (:

Limonataları içtik ve bu sefer daha kısa olan teleferik kuyruğuna girdik. Eyüp'e döndük ve artık yola devam etme vakti. Ortaköy'den başlayıp, Eminönü'ne kadar gezmeyi planlıyorduk. Ama şunu öğrendik ki, Ortaköy'den Eminönü'ne doğru tur atmak istiyorsan önce Pierre Loti'ye uğramayacaksın. Ortaköy'e otobüs yoktu. Eminönü vardı. Ve Galata'ya uğramak istediğimiz için de bunun anlamı, yokuş inmeyi planlarken, yokuş çıkmak zorundaydık. Napalım dedik. Atladık Eminönü otobüsüne.

Ara sokak gibi yerlerde dolaştık. Pazar gibi tezgahlar falan vardı. Meraktan yürüdük de yürüdük. Sonra bir de Mısır Çarşısı'na girelim dedik gelmişken.

Biraz lokum aldık, balık ekmeğin üstüne tatlı niyetine yeriz dedik. Çarşının çıkışında yine ara sokaklar vardı, pazar gibi. Dolandık, dolandık... Sonra çıkalım diye bir sokağa saptık. Etraf tenhalaştı, tam kaybolduk mu derken caddeye ulaştık. Tekrar yolumuza devam edelim diye çarşıya girdiğimiz yere döndük :D.

Galata kulesi bizi çağırıyor...


Ama karnımız aç. Önce balık ekmek. Her zamanki gibi en kılçıklısından... Uzaktan canımız çekiyor ama sonra da pişman oluyoruz yerken. Neden bu kadar kılçıklı?
Neyse, çok şükür karnımız da doyduktan sonra, elimizde lokumlar balıkçıların dizildiği köprüye yöneldik.

Arkadaşım balıkçı amcalardan birinin oltasını devralıp acemi şansını denemek istedi :D. Maalesef ellerimiz boş kaldı. Arkadaşımla balıkçı amca sohbet ederken ben de aralarından bir Eminönü manzarası alayım dedim.

Yokuş işkencesi başlıyor! Çıkarken bacağım çok kötü oldu. Ne olduğunu ben de anlamadım ama bi ara basamadım üstüne. Kenara geçip biraz oturalım dedik. Bi turist geldi durdu önümüzde. Bizim gibi o da sora sora gezenlerden. Ve tek bir soruyla bütün İngilizcem yerle bir oldu. "Golden Horn?". Hatırlamıyorum! İkimiz de bilmiyoruz, cahil cahil baktık adama. Tek cevabımız "I don't know.". Aklıma takıldı neresiydi diye. Hayır, hatırlıyorum ismi duyduğumu ama neresiydi? Açtım telefondan internetten baktım ki -.- Haliç. Bir daha da unutmam herhalde...

Neyse yola devam, daha yolun başındaydı bu olay :D Hani çok uzun bi mesafe değil ama çok dik o yokuş ya. Bi teleferik de oraya yapsalar... :P Göründü, göründü! Kule göründü.

Her ne kadar bacaklarımın durumu pek parlak olmasa da, daha önce hiç çıkmadığım için kuleye çıkmak istiyordum. Ama kendime işkence etmek için beklemem gereken kuyruğu görünce vazgeçtik :D. Pazar günü de her taraf insan kaynıyor ya.
Bir kaç fotoğraf çekip yola devam ettik.

Yukarıdaki fotoğrafı çektiğim yerden arkamı bir döndüm ki... Mis gibi kokan (ama maalesef biraz solmuş) çiçekleri gördüm. *-* Duvarı kaplamışlardı.
Öhm... Neyse. Yolumuza İstiklal'den devam ettik. Ve İstiklal Caddesi'ne girer girmez, burada hiç bahsetmek istemediğim, bir kalabalıkla burun buruna geldik. Gösteri de varmış bugün. Bir o eksikti.
Gösteriyi izlemeyenlerin oluşturduğu, ancak çift sıra halinde yürünebilen bir açıklık *-*. Göstericilerin sonuna kadar zor attık kendimizi. O sırada arkadaşıma göstermek istediğim dükkanı da rahat rahat güzel bir İstiklal fotoğrafı şansını da kaçırdım. Elimde bu var sadece...

Yeni hedef: Gün batmadan Ortaköy.

Fünikülerle Taksim'den Kabataşa geçtikten sonra biraz daha yürüdük. Yürüdük. Yürüdük.
Ve bu saat kulesini eklemişken gezimizle ilgili aklımızdan tamamen çıkmış olan küçük ayrıntıyı eklemeden edemeyeceğim. Biz gün batımında Ortaköy falan diyoruz da, gün battıktan sonra saat kaç oluyor? İşte bu kısmı atladık. Arkadaşımın eve gidebilmesi için önce bizim evin oraya dönmemiz, sonra da onun otobüse binmesi gerekiyor. Peki bilin bakalım kimin son otobüsüne yetişmemizin imkanı yok?
Neyse işte bu saat olayı tamamen aklımızdan çıkmış. Babam sağolsun, bıraktık arkadaşımı evine kadar. Malum hala sınavzede kontenjanındayız, olur böyle şeyler :D.

Evet ne yapıyorduk en son? heh, yürüyorduk. Tabi bir yerde pes ettik artık, otobüse bindik. Ama o nasıl bir tırafik? Nasıl bir yavaşlık? Kaldırımda yürüyerek gidenler bizden önce varacaklar. Ama yine de biraz sabrettik otobüste, bacaklarımız tekrar bir hissetsin diye bekledik. Gerçi bunu bekleyen sadece bendim sanırım, arkadaşım bir şeyi olmadığını iddia ediyordu :). Neyse sonra dayanamadık indik, tabana kuvvet devam!
Ben artık bi yerden sonra düşüp kalacağım sandım. Bünye alışık değil böyle bütün günü aktif geçirmeye.
Ama ben kendimi asvalta bırakmadan vardık Ortaköy'e, şükür.

Ve günün sondan bir önceki kötü haberi. (Sonuncusu otobüs olayıydı.) Ortaköy cami restore ediliyor. Yani tabi bu iyi bir şey ama :D. Biz istediğimiz fotoğrafı alamadık. Cami, önündeki mavi iskelelerle birlikte işte böyle poz verdi...

Ve bitti... :)
Tüm fotoğraflar şahsıma aittir ve biraz Photoshop'a maruz kaldıktan sonra buraya eklenmiştir. ;)

P.S.- Bu yazıyı taslak olarak kaç kere bıraktığımı unuttum artık, gecikme için 'arkadaşım'dan özür dilerim. Biliyorsun işte... Üşengeçlik :D. Yazamadığım, atladığım bir kaç küçük şey için affına sığınıyorum :)

Hiç yorum yok: