Perşembe, Nisan 13, 2017

kişisel terapi alanı.v2

Potansiyel... olumlu bir anlam çağırıştıran bir kelime değil mi? Şu aralar kafamın içinde dönüp duran bitmek bilmez monoloğun ana başlığı, potansiyel.

Biraz daha ayrıntıya inecek olursak benim potansiyelim kafamdaki mesele.

Bu güne kadar hakkımda kullanılmasından hoşlandığım ve kullananların da büyük ihtimalle iltifat amacı güttüklerine inandığım bir kelime bu aslında. Ancak kafamı meşgul eden tarafına gelecek olursak; potansiyelden bahsedilmesi, ortaya koyulmamış bir şeyin romantik bir hayali olmuyor mu? Okulda yaptığım öğrenci projelerinde de, çoğu zaman aldığım yorumların arasına karışır. Belki de bu şekilde sinsice zehirlemiştir beni bu kelime. Söyleyenin amacı teşvik etmektir muhtemelen ama beklentinin karşılanmadığına, hali hazırda söz konusu şeyin yeterli olmadığına da parmak basar aynı zamanda.

Sonuçta potansiyel kavramının beni ittiği gerçek yetersizlik oluyor.

Bana bahsedilen potansiyel, gücümün yetmediği bir romantik hayalin sarhoşluğunda gezindiriyor beni bir süre. Ama zaman geçtikçe gerçeklik sızıyor içeri bir yandan tabi. O hayalin sarhoşluğunda gerçeklikteki yetersizliğimle karşılaşmaya bir türlü hazır olamayan ben ise pes ediyorum. Çoğu zaman.

Acınası bir romantikten öteye gidebilmek daha ne kadar vaktimi alacak kestiremiyorum. Potansiyelimden değil de işlerimden dolayı yorum almak, ortada olmayana dair hayali ipuçları sergilediğim inancını yıkıp da başarabildiğime kani olmak ne zamana nasip olacak?

Çabalıyorum.

Cuma, Ekim 21, 2016

üçüyirmigeçe.

Sessizliğe mahkum edilmiş gibi hissediyorum kendimi. Nedeni meçhul.
Maddesel bir sessizlik de değil bu. Kafama ekilen fikir tohumları bir türlü filizlemiyor sanki. Var olanı gözlemlemekten ötesine geçmiyorum. Hayat akıyor ve ben izliyorum.
Yaşamıyorum sanki. Bana ait değilmiş gibi hiç bir fikir, hiç bir duygu.
Sorular üzerine düşünmeye başladığım an boğuluyorum. Cevapların taşıyacağı ağırlığa dair bir önsezim varmış gibi.

Duyan da dünyanın en büyük acısını, en çözülmez çıkmazını yaşıyorum sanacak.

Sunabileceğim tek çıkmaz kafamdaki kaygılarla yaşamaya çalışmak sanırım. Kelimeleri bir araya getirip bu yazıda yaptığım gibi içimden neler geçtiğine bir göz atan cümleler kurmaya çalışmaya başladığım anda akıp giden gözyaşlarımın acısı var. Sebebini bilmediğim için daha çok karışıyor aklım. Sonra daha çok ağlıyorum tabi.

Bir an sonra da kaçış başlıyor. Korkuyorum halimden. Bu yüzden kaçmaya başlıyorum hemen. Kafamı bulandırıp, düşüncelerimin üstünü örterek başlıyor kaçış. Elimdeki en iyi yöntem de Fibonacci dizisi (fringe sağolsun). 0 1 1 2 3 5 8 ... 4 basamaklılara gelmeden dağılmış oluyor kafam genelde.

Perşembe, Ocak 22, 2015

çekesim var da...


Üniversitede seçmeli derslerimi fotoğraf konusunda kendimi geliştirmeye yönelik kullanmak yaptığım en mantıklı seçimlerden biriydi.

Üniversite okumak adlı koşuşturmacanın alt dalı olarak yapmak istediğim hemen her şeyi ertelemek gibi habis bir huyum türedi. Fotoğraf konusunda bu huyuma yenik düşmediğime seviniyorum. Seçmeli derslerimi fotoğrafa yönelik olarak almak da hem dersler sırasında aklımın fotoğrafla meşgul olmasına ve fotoğraf çekmek hakkında teknik bilgi sahibi olmanın yanı sıra teslim ödevleri sayesinde pratik olarak da fotoğraftan uzak kalmamamı sağladı. İlgisi olan herkese tavsiye ederim. Okul dışında kursa falan gitmektense bir taşla iki kuş misali bir kazanç elde edebilirsiniz; seçmeli dersi aradan çıkar, artı kurs bulma/vakit ayırma derdiyle uğraşma.

Tam olarak dijital fotoğraf çağına doğmuş bir nesilde sayılmam ama fotoğraf maceramın 13 yaşında eve ilk dijital fotoğraf makinemizi almamızla başladığını göz önüne alırsak, öyle sayılırım. 5 megapiksel bir Casio ve çeşitli cep telefonlarıyla ile geçen 4-5 senenin ardından ailemi bir Nikon almaya ikna edebilmek fotoğrafçılığa olan ilgim adına çok güzel bir ilerleme oldu. D90 gibi bir makineyle başlamış olduğumu söyleyebilseydim keşke, ahh ah nerde... D3100 ile başladım. Bu cümlenin gidişatından şu anda daha yüksek bir modele geçmiş olduğumu düşünebilirsiniz ama maalesef yanıldığınızı belirtmek boynumun borcudur. Hala emektar olmaya can atan 3100'ümü kullanmaktayım. Üzerine yapabildiğim tek yatırım 50mm bir lens alabilmek oldu. Gayet de güzel oldu, yanlış anlaşılmasın çok seviyorum lensimi, o bir tane, ama insan daha çok yatırım yapabilmek istiyor işte. Artık ancak kendi paramı kazanmaya başlayınca alabilirim belki de, kim bilir, ama ben yine de bir umut annemle babama istediğim makine ve lensleri düzenli periyodlarla hatırlatıyorum tabi ki.

Yukarıda gördüğünüz fotoğraf da yine bir seçmeli dersin teslimi içinde yer alanlardan biri. Bu ders için fotoğraf çekme mecburiyetinde kalmadan önce 3-4 ay eli sürmedim makineye. Bahane çok. Ama aslında küsmüştüm sanki bütün hobilerime. Kılımı kıpırdatasım yoktu. Ne piyanoda pratik yapıyorum, ne resim, ne pasta, muhallebi, ne de bloga yazı yazıyorum. İçim boşaldı birden sanki. Artık hiçbir şey yapmıyorum ve daha kötüsü yapamıyorum gibi hissetmeye başlamıştım. Ta ki fotoğraf çekmek zorunda kalana kadar.

Ama ödevi teslim etmemin ardından 1 hafta geçti. Yine aynı hale dönmeye başladığımdan şüphelenmiyorum değil. Teslim bu dönemki finallerimin de son günüydü, yani tatildeyim artık. Ve yine içi boş bir kabuk olarak yaşamaya geri döndüm sanki...

Çarşamba, Aralık 31, 2014

Takvim.


Zaman yönetimi konusunda dünyanın en beceriksiz insanlarının başını çekmek kolay iş değil. Yoruyor da insanı zamanla.

Ben de biraz ara vereyim bari dedim.

Bu okul dönemiyle beraber takvim kullanmaya başladım. Üzerini yazıp çizip işaretledim.

Zaman mefhumu beyninde oturmamış bir insan olarak işi görsele dökmenin daha faydalı olabileceğini düşündüm. Takvimin üstündeki sayıların üzerini çizdikçe zamanımın azalışını
en azından görsel olarak algılayabilmek iyi geldi.

Aynı dersi 2 dönem üst üste bırakmanın ardından, sonunda bir projeyi bitirebildim. Yine tam değildi, yine kendimi yedim bitirdim (biraz da belimi sakatlamış olabilirim) ama en azından elle tutulur bir sonuca vardım.

Yanda gördüğünüz takvimlere gelecek olursak... Takvim kullanmaya başlarken kendim tasarlayayım diye bir fikir aklımdan geçmişti ama "aman!" dedim, kendime uğraşacak bir boş iş daha bulursam altından kalkamayız bu dönemi
de batırırım. Bu nedenle şu iki sevimli siteden yardım aldım:

life as a moodboard

Happiness is...

Ama ikisi de Ocak ayı için takvim yayınlamadılar ve benim de final dönemim Ocak ayında olduğundan kendimi alıştırdığım bu takvim uygulamasından vazgeçmeyeyim dedim.

Gönül isterdi ki biraz uğraşayım, daha özenli, ayrıntılı bir şeyler tasarlayayım ama finaller
kapıda işte n'aparsın?

Hazır ortaya bir şeyler çıkarmışken de bir köşede unutup bıraktığım bloguma hayat gelsin biraz dedim. :)

Mutlu yıllar herkese!

Pazartesi, Haziran 02, 2014

biri reset atsın bana.

Beynimin kapatma tuşunun çalışmadığı gecelerden birinden daha meraba...

Şu anda vicdan azabı çekiyor olmak yerine ödevimi yapıyor olsaydım daha yarısına gelmeden mışıl mışıl uyuyakalabileceğime emin olabilirsiniz.

Ama ben bir kere daha gecenin karanlığında beynimin içindeki çelişkiler ve tartışmalarla, boyun ve baş ağrıları eşliğinde oturmaktayım.

Olayı anladınız zaten az çok di mi?
Bu salak gene projesini yetiştiremedi stres yaptı, panik yaptı, ama başka da bir b*k yapmadı, sonra da gelip burda kafa ütülüyor.

Bu kadar çaresizliğin içinde bayılıyorum kendi kendime küfretmeye, kendimi yiyip bitirmeye...
Hani bir kere işe yarasa yine gam yemeyeceğim de...
Ben anca konuşayım ya.

Yoruldum arkadaşım ya. Kendimden yorumldum.
Nedir bu dipsiz kuyuculuk, kör düğümcülük, arap saçıcılık?!
Dönüp dönüp yine aynı yere geliyorum. İnsan biraz mı değişmez? Biraz mı ders almaz?

Kafamda tasarladıklarımın/ planladıklarımın onda birini hayata geçirsem... iyi kötü elimde bir şey olurdu. Kaç kaç nereye gidiyorum ben lan? Ondan kaç, bundan kaç, onu düşünme, buna zorlanma? ohh be paşam, yok senden iyisi(!)

Cumartesi, Mayıs 24, 2014

halımın üstünde çarşamba pazarı var.

Topladıkça toparlanıyormuşum gibi hissederim genelde.Ve tam da şu dakika, şu saniye, şu anda odam bubi tuzağı gibi.

Bir ucundan tutup düzene sokmaya başlamak geliyor içimden. Sonra pes ediyorum. Daha hiç başlamadan hem de. Neden pes ediyorum? Nerden geliyor bu kadar büyük bir bıkkınlık/yılgılık?

Bu tür soruları/sorunlarımı buraya yazdım durdum ben. Bi yerlerden ilahi(!) bir şekilde bir cevap almayı mı bekliyordum, neyin kafasındayım bilmiyorum.

Bu oda toplanacak bu gece! Taşındığımdan beri kendine bir türlü yer bulamayan ıvır zıvır her şey toplanacak. Üşengeçlik yaparak oraya buraya bıraktığım hiçbir şey kalmayacak ortalıkta.

Hadi kolay gelsin bana...

Müziksiz oda mı toplanır?

Pazartesi, Nisan 21, 2014

Bi durdum baktım da... hoş, duracak ne yapıyordum ki?

Sanki benim için geçmiyor zaman.

Yılların geçtiğine zamanın su gibi aktığına tanıklık ediyorum her an. Ama o kadar işte. Bilincim kabullenmiyor aynı şekilde benim için de geçtiğini o vaktin.

Hala 16'yım mesela kafamda, taş çatlasa 18. Hissedemiyorum ki aradaki farkı. Yaşımın ilerlemiş olmasının bana kattığı farklılığı göremiyorum.

Çoğu zaman görmek de istemiyorum zaten. Kaçıyorum. Çok zor geliyor.

Zamanın nasıl çabucak geçtiğini anlamak için en kolay yolun çocuklara bakmak olduğunu farkettim. Bebeklere. Hangi ara büyüyorlar? Benim için geçen zaman onların için de aynı uzunlukta mıydı? Ben nasıl hala aynıyım? Ben niye büyüyemiyorum?

Takılıp kalmışım eski hallerime. Eski huylarıma, geçmiş başarılarıma, başarısızlıklarıma... Her şey geçmişte. Şu an'ı algılayamıyorum bi türlü. Korkuyorum hep. Korkarken kaçırıyorum her şeyi. Kaçıracaklarımı düşünüp korkmaktan korkuyorum sonra da.

Ve en kötüsü de: biliyorum. Hatalarımı biliyorum. Yapmam gerekeni, yapmamam gerekeni biliyorum.

O zaman niye... Neden hala 16 yaşındaki ruhum, 5 yaşındaki bilincimle dolanıyorum etrafta?

Amaçsız, sebepsiz...

Bilmezden geliyorum; çünkü o kolay.
Uyuyorum; çünkü o tatlı.
Duruyorum. Aynı yerde, aynı şekilde...
Bakıyorum. Bakıyorum sadece işte...